FUTBOL ŞÜKELASI BEN...

Yazıya Sevgili Mevlana ile başlamak istiyorum:
"Her şeyi anlat ama kendini anlatma"
Ne demek istiyor ünlü düşünür? " Sakın böbürlenme."
Ancak bazı anlatılara başlamadan önce, biraz da kendimizden bahsetme gereğine de inanıyorum. Tabi ki böbürlenme aşamasına geçmeden.
Bu kez futbolla ilgili doğruluğuna inandığım kendi gözlemlerimi yazacağım. Buna niye gereksinim duydum.
Yıllardır kendi kendime alçak sesle değerlendirdiğim bazı özel konumlar var. İşte bunu yazmadan önce futbolun gazeteci olarak neresinden geldim?
ÇAMURLU DOLMABAHÇE'DEN, ÇİM, ALİ SAMİ YEN'E.
Mesleğe Dünya Gazetesinde 1970'li yıllarda başladım. O dönemde Hürriyet, Milliyet ve Tercüman gibi trajları yüksek gazetelerin dışında ayrı bir Spor Servisi olan bir gazete yoktu.
Bu gazetelerin İstihbarat Servisindeki Foto Muhabirleri hafta sonları oynanan maçlarda da görev yapardı.
Maçların en çok oynandığı saha Dolmabahçe Stadıydı. Bizler o stada İnönü Stadı derdik. Sahanın sadece köşeye yakın yerleri çimdi. Öteki taraflar toprak olduğu için ilk yağmurda çamur içinde kalırdı.
Gazetecilerin saha içi özgürlüğü inanın hakemden fazlaydı. Sakatlanıp yere düşen futbolcunun yanına bile koşarak gider doktordan önce durumunu sorardık.
Devre arasında tek çay ocağı vardı. Çaylar sırasıyla önce hakemlere, sonra soyunma odasına en sonunda ise bizlere verilirdi. Koridorda tek bir kalorifer vardı. Islanmışsak sırayla bu uzun radyotere dayanır kurunurduk.
Mahmut Küçük, Hüseyin Kırcalı, Yılmaz Canel, Arif Işıldıyan, İlyas Namoğlu, Selahattin Gökhan, Ali Alakuş, Yusuf Noberi, Dayı, Atılay Kayaoğlu, Kadir Can, Ahmet Yüksel, Rıza Pakyüz, Mehmet Akgüneş, Şevket Okant gibi daha adını hatırlayamadığım hepsi birer marka olan foto muhabirleri vardı.
Daha sonra Türkiye Spor Yazarları Derneğinin çabalarıyla önce kendimize ait bir odamız, bir çay ocağımız ve çizmelerimizi koyabileceğimiz birer dolabımız oldu. Ayrıca Cağaloğlu'ndan Dolmabahçe'ye bir de minibüs konuldu.
Şimdi bunları niye yazdım. Benim bu sahalarda çalışmışlığım çok.
Az yazayım dedim ama insan başlayınca duramıyor. Saha içi anılar ise ayrı bir yazı konusu olur. Aşağıdaki gözlemlerimden birisini bir gün Havalimanı'nda haber için yanına gittiğim Fatih Terim'e söyledim. Bana cevabı ne oldu biliyor musunuz?
" Gel de takımın başına geç bari!"
Yanımda ki şahit sevgili Sedat Vanizör'dür.
Fatih Hocanın, futbolculuğu döneminde bir GS-FB maçının son dakikasında kafayla attığı bir golü Hakem Erkan Göksel iptal etti. Kıyamet koptu. Erkan Göksel Hürriyet'in Müessese Müdürüydü. Taraftar bunu biliyordu. Cağaloğlu'na yürüyerek 500 kadar taraftar gazetenin önüne geldi ve uzun süre protesto yaptı.
O golün fotoğraflarını çekenlerden birisi de bendim.
GÖZLEMLERİM.
Bu gözlemlerim uzun yıllar sonrası görüp keşke bunu yapsalar dediklerimdir. Tercih siz sayın idare edenlerindir:
1- Galip takımın kalecisi maçın bitimine bir dakika kala, 15 saniye çalma uğruna vakit geçirip sarı kart gördüyse.
2- Ceza sahası yakınlarında gereksiz fauller yapan, örneğin, dirsek çıkartmak, elle omuza basmak veya çekmek, topu yere vurmak, hakeme itiraz etmek, tüm bunların sonucunda sarı kart görüyorsa.
3- Aman top bizde kalsın mantığı ile gereksiz uzun pas, yan pas yapıp topu rakibe kaptırıyorsa.
4- Ceza sahası içinde yan tarafında boş arkadaşı varken pas vermeyip kendi egosun tatmin edip ve topu dağlara taşlara vuruyorsa.
5- Korneri hiçbir çalışma yapmadan ısrarla ön direk de kullanıyorsa.
6- Rakibi küçümseyerek, ukalaca çalım yapıp topu kaptırıyorsa.
Bu 5 maddeyi yapıp takımı zararı uygulamaya devam eden futbolcuya Teknik Direktör ve Yönetim tarafından belirlenen bir para cezası uygulama yapılması gerekir.
Tabi bunlara ek olarak da Teknik Yönetici olarak saha kenarında maçın hakemlerine el kol hareketleriyle hakarette bulunanlara da aynı ceza verilmelidir.
Nasıl Marcao'ya verildi ise, bu cezalar yönetim tarafından tespit edilebilir.
Bir de oyun hakkında kendi kişisel önerilerim var:
A-Ceza sahasına çok yakın yerden frikik atılması sırasında topun başına iki hatta bazen üç futbolcunun geçmesi. Bu son zamanlarda moda haline geldi. Bir taktik çalışması yoksa, sadece topun üstünden atlanılacaksa bundan vaz geçilmeli. Topun başında bir kişi kalmalı, diğerleri pozisyon almalı. Zira topa vuracak olan futbolcunun konsantrasyonu etkileniyor.
B-Penaltıyı atacak kişi veya kişiler kesinlikle maç öncesi belirlenmeli ve bunlar özel olarak çalıştırılmalı. Öyle topu kapan ben atacağım dememeli.
C-Bu çok önemli. Bunu yıllardır istatistiki olarak inceledim ve haklı çıktım. İşte bu öneriyi Sayın Terim'e söylemiştim de bana o cevabı vermişti.
Ceza sahasının sağ köşesinden yapılan bir duran top atışı sırasında (bu korner de olabilir, frikik de), diğer tarafta, yani diğer köşede mutlaka bir nöbetçi oyuncu olmalı. Bunun tam tersi pozisyon da olabilir. Atılan bu topların yüzde 80'i direkt atışta olmasa bile ikinci pasta diğer köşeye gidiyor. Yalnız burada bekleyen oyuncu savunmacı beklerden olmamalı. İsterseniz bir sonraki maçı bu gözle izleyin, bana hak vereceksiniz.
D-Topun, bırakın saniyeleri, saliseler içinde en yakın arkadaşa aktarılması çalışmaları çok yapılmalı.
E-Son olarak yeni moda set oyununu ben hiç sevmedim. Top gerilerden ileriye gidene kadar canı çıkıyor. Amaç o topu bir an önce orta sahadan geçirip ileriye aktarmak. Bunu için bir tane bile olsa usta bir orta saha oyuncusu lazım. Gerilerde al gülüm- ver gülüm paslarıyla o topu rakibe kaptırmak adeta kaçınılmaz oluyor. Bakınız Muslera bile bu konuda çok çekti ve hatalar yaptı. O zaman maçın sonuna doğru panik halinde doldur- boşaltı niçin yapıyorsunuz?
Bir de sözüm yine Sevgili Terim'e;
Sezon başında senin ön tarafta Morutan- Halil-Kerem şeklinde bir şeytan üçgenin vardı. Bana sorarsan sen bu üçgeni yine devreye sok. Kanat oyuncularını ayrı seç.
Son olarak tüm takımlarımız her şeyden önce bir profesyonel psikolog transfer etmeli. Haftada bir gün tüm takım, teknik direktörler de dahil olmak üzere terapi dersi almalı.
Benden söylemesi. Üstümde borç kalmasın.
Herkese Sevgiler.
Türkiye Haberci'yi Facebook'ta takip edin

TÜRKİYE HABERCİ E-GAZETE

  • e-gazete
  • e-gazete
  • e-gazete
  • e-gazete
  • e-gazete