Arınç, gazetecilerin ısrarlı sorularından kurtulmak için böyle bir cümle kurduğunu söyledi. Arınç, 3 kuvvet komutanının ifadeye çağrılması için de " her kurum şeffaf olabilmeli" dedi. Arınç dinleme krizininin de " hedef saptırma" olduğu görüşünde...
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Danıştayın, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini durdurmasına ilişkin, " Bu karar bir eşitsizlik yarattı, insanları mutlu etmedi. buna infial duyanlar oldu" dedi.
" Bayramdan sonra ne ben kalırım ne Danıştay kalır" sözlerinin anımsatılması üzerine, Arınç, konuşmaya bu konudan başlandığı için teşekkür etti.
Konunun güncel olduğunu ve çok merak edildiğini belirten Arınç, " Bayramın ikinci günü AK Parti Genel Merkezi'nde bayramlaşma vardı. Ankara'da bulunduğum için ben de katıldım. Bir konuşma yaptım. Konuşmanın sonrasında gazeteciler, 'sorularımız olabilir mi?' dediler. Dedim ki, 'bayramlaşma yaptık. Teşekkür ederim.' Tekrar ısrar ettiler, her zaman yaptıkları gibi. Onlar artık bizim ayrılmaz bir parçamız oldular. Dedim ki bayramdan sonra. Tekrar ısrar ettiler. Üçüncü, dördüncü ısrardan sonra ağzımdan böyle bir cümle çıktı" diye konuştu.
" Yani bu çok planlanmış, çok anlamlı bir cümle değil" diyen Arınç şöyle konuştu: " Zaten başında, sonunda da başka bir şey olmayınca... 'Yeter artık sizden kurtulmanın başka yolu yok' der gibi birşey söyledik. Tabii ben bunun bu kadar dikkat çekeceğini veya televizyonların bu kadar üzerinde duracağını düşünmemiştim. Aman Allahım ondan sonra ne yorumlar yapıldı. 'Danıştay kalır ama sen gidersin' diyenler oldu.
'Sen kendine bak' diyenler oldu. 'Acaba bunun arkasından ne çıkacak' diyenler oldu. En sonunda da hiç aklıma gelmeyen bir şey, akşam bir televizyon haberlerinde, 3-4 kuvvet komutanının ifadeye çağrılması sanki gündeme bomba gibi düşen bir habermişcesine, 'Acaba Arınç, bunu mu kastetti' diye bir haber yapıldı. Buna da pes dedim doğrusu. Çok açık yüreklilikle söylüyorum; bu gelişi güzel kullanılmış yani o arkadaşlarımızın ısrarlarından kurtulmak için... Buna çok muhatap oluyorum. Aslında yeri geldiğinde, zamanı geldiğinde sorulanlara cevap veren bir insanım. 'Ne Danıştay kalır' deseydim o başka bir felaketti ama içine kendimi de sokunca biraz daha hafifletmiş oldum."
Danıştay'ın katsayı kararı
Arınç, Danıştayın " katsayı" ya ilişkin kararının anımsatılması üzerine, " Şimdi konunun benim cümlelerimle ilgili kısmını bitirmiş sayayım. Çok şükür ki Danıştay da yerinde ben de yerimdeyim. Birbirimize hasım olarak, birbirimiz yok etmek için kullanılmış sözler değil. Danıştayı ilgili dairesinin vermiş olduğu karardan ötürü elbette eleştireceğim. Bu kararı doğrusu hukuki bulmuyorum" dedi.
Danıştayın yüksek yargı kategorisinde saygın kurumlardan biri olduğunu ifade eden Arınç, zaman zaman bazı kararlarıyla, davranışlarıyla Danıştayı eleştirdiklerini söyledi.
Arınç, " Sayın Danıştay Başkanı ile son zamanlarda yaptığımız görüşmede kendisine bu düşüncelerimi de ifade etmiştim. Kendisi de bunu bilecektir, ama Danıştay sadece Tansel Çölaşan değil, onun davranışları, onun sözleri değil. Danıştay bir kurum. Lazım olan, elzem bir kurum. Yanlışlıkları söylenir, ama doğrularına da sahip çıkılır" diye konuştu.
Danıştayın katsayı kararına kadar yaşanan süreci anımsatan Arınç, " YÖK'ün çalışmalarına karşın dava açması gerekenler olabilirdi. O dava açması gerekenler açmadılar. Sayın Kanadoğlu'nun yol göstermesiyle 'yani bir baro bunu açarsa çok iyi olur' şeklindeki temennisini İstanbul Barosu yerine getirdi. Baro bu düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğunu ifade etti. Danıştay 8. Dairesi de oy birliğiyle kararın yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. Bu karar bir eşitsizlik yarattı, insanları mutlu etmedi. Buna infial duyanlar oldu. Eleştrilerini yüksek dozda söyleyenler oldu. Bu haksızlığın giderileceğine inanlar, 'Danıştayın kendi kararını düzeltmesi gerektiğini' söyleyenler oldu ama kararın ilk muhatabı YÖK'tür. Onlar da bildiğim kadarıyla Danıştayın bu kararına itiraz ettiler" ifadelerini kullandı.
Arınç, 1998 yılına kadar böyle bir eşitsizliğin söz konusu olmadığına dikkati çekerek, " Fakat, 28 Şubat sürecinde hiçbir görevi olmadığı halde -şimdi de aynı şekilde davrananlar var- Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir imzasıyla YÖK'e bir yazı yazılarak işte irtica vesairelerden bahsedilmek suretiyle,'Sizin yetkiniz var. Bu katsayı meselesini çözün, meslek liselerinin önüne şöyle bir engel getirin' şeklinde bir yazı. Çok usturuplu yazılmış bir yazı 'ama yasal düzenleme yapmak gecikebilir, buna yetkiniz var. Katsayı ayarlamasını kendiniz yapın' diyor. Bunu emir telakki ediyor o zaman ki YÖK Başkanı 1999'dan geçerli olmak üzere böyle bir katsayı birbirleri arasında fark yaratmaya başlıyor" dedi.
" Hükümet olarak destekleriz"
YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın, " gençlerimizi mağdur etmeyecek bir düzenleme yapacağız" sözlerini anımsatan Arınç, " Benim düşünceme göre eğer YÖK Kanunu içerisine sanıyorum 20. maddeleri içerisinde yani katsayı konusunda kanun içerisine bir hüküm konulması durumunda bugünkü sıkıntı aşılabilir. İkincisi, YÖK bu işi kanuna bırakmadan kendisi yeni bir düzenleme yaparak onu yürürlüğe koyabilir. İlgili tarafların kendi düşünceleri içerisinde daha uygun model ürettiklerini düşünebiliyorum, ama bizi ilgilendiren tarafı yani Meclis ile ilgili bir konuysa yani YÖK Kanunu'na ilave edilmesi gereken bir hükmün konulması Bakanlar Kurulu'ndan bir tasarı olarak gidecekse veya bir milletvekilinin teklifiyle gidecekse biz bunu şüphesiz şahsen ben ve Hükümetim destekleriz" diye konuştu.
" Konuşmanızda Sayın Tansel Çölaşan'a gönderme yaptınız ama kendisi emekli oldu" sözleri üzerine Arınç, " Biliyorum ama ben şu açıdan söylemiştim; iki şey var önemli olan. Bir tanesi bu hanımefendi bir yerde yaptığı konuşmada, '27 Mayıs'ı bir darbe olarak değil bir devrim' olarak nitelendirmiştir. 'Aynı zamanda halkın bunu büyük bir coşkuyla karşıladığını, idamlardan da memnun olduğunu' söylemiştir. Kulakları çınlasın eğer buna itirazı varsa. Bunu dinlemekten memnun olurum" dedi.
İmam hatip liseleri
Arınç, " (İmam-hatip lisesi sayısı çok fazla, bu kadar imam-hatip'e Türkiye'de ihtiyaç yok) deniliyor. Dolayısıyla, bu açıdan bir düzenleme yapılarak bu sorun çözülemez mi?" sorusuna, " Bu konular o kadar çok konuşuldu ki o kadar çok ileri sürüldü ki" yanıtını verdi.
İmam-Hatip, ticaret veya endüstri meslek liselerinin tümünün Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olduğunu anımsatan Arınç, " Müfredatını Milli Eğitim tayin eder, hepsinin öğretmenleri de Milli Eğitim'den gelir. Kanunlar çerçevesinde de eğitim kurumları içerisinde eğitimlerini verirler. İmam-hatiplerin okullarının sayısı, öğrencisi fazladır, bunların hepsi tartışılmıştır" dedi.
" Bu okullar, 1949 yılından beri CHP'nin son yıllarında başlayan çalışmalardır" diyen Arınç, " Rahmetli Ecevit zamanında da Sayın Erbakan, Demirel, Sayın Evren zamanında da bu okullar açılmaya devam etmiştir. Bunlarla ilgili tartışmalar da her zaman olmuştur. Okulların sayısı fazladır, çoktur. Ben burada siyasi ve ideolojik bir kaygı duyuyorum. Yani bu söyleyenler meslek liseleri içerisinde imam-hatipleri bir yere koyuyorlarsa imam-hatiplerin müfredatları, eğitim alanlarıyla ilgili bir endişeleri varsa bunu bilimsel olarak ortaya koymalılar, ama bir imam-hatip fobisi üzerinden belki de ismi bu fobiyi meydana getiriyor" dedi.
Komutanların ifadeye çağrılması
Bülent Arınç, " Ergenekon" davası kapsamında 2002-2004 yılları arasında Genelkurmay Başkalığında görev yapmış 3 kuvvet komutanının ifadelerinin alınma kararıyla ilgili olarak, askeri ve sivil tüm kurumların şeffaf ve hesap verebilir olması gerektiğini söyledi.
Türkiye'de artık hiçbir şeyin gizli kalmadığını ve kalmayacağını belirten Arınç, kurumların kendilerini buna göre ayarlaması gerektiğini ifade etti.
TBMM Başkanlığı yaptığı dönemde kuvvet komutanlarının kendisini ziyaretleri sırasında darbeye ilişkin bir izlenim edinip edinmediğinin sorulması üzerine Arınç, " Bunları çok konuştuk. Özden Örnek'in günlükleri ve bu günlüklerin gerçek olup olmadığı konusunda incelemeler yapıldı bildiğim kadarıyla. Bu bir dergide haber olmuştu. Sonra bu derginin haberi yapan ikisi yargılandı beraat etti. Sonra o bilgisayar üzerinde yapılan incelemelerde bu günlüklerin o bilgisayardan çıktığı konusunda da teknik bir rapor alındı. Bu olaya ilişkin olarak o dönemde görev başında olan herkesin tahmin ediyorum ki bildiği ve duyduğu şeyler vardır" diye konuştu.
Şu anda bütün bildiklerini veya duyduklarını ifade edecek durumda olmadığını kaydeden Arınç, " Türkiye'de her şey ortaya dökülecek ve herkes yaptığı her şeyin hesabını verecek. Ben dahil. Böyle olursak gerçek hukuk devleti oluruz. Türkiye, bunu gördüğü için kendini mutlu saymalı. Bunlar kutlu doğum sancılarıdır. Bunlar iyi şeylerdir. Türkiye hukuk devleti olma yolunda ilerleyecekse bir şeylerin hesabının sorulması lazım" dedi.
Her kurumda görevini yapmayan ya da kötüye kullananların olabileceğine ve her kurumun içinde yanlış yapan ve görevinin dışına çıkan insanlar bulunabileceğine dikkati çeken Arınç, " Kurumlar kalır, yanlış yapanlar gider" değerlendirmesinde bulundu.
Arınç, ifade vermeye çağrılan komutanların bu yüzden üzülmemeleri gerektiğini belirterek, konunun Türkiye için çok önemli olduğunu vurguladı.
Askeri ve sivil yargı ayrımına da değinen Arınç, konunun Türkiye'de yargı birliği açısından önemli olduğunu belirtti.
Türkiye'de sivil ve askeri yargı arasında çok büyük ayrımlar olduğunu dile getiren Arınç, askeri yargıyı " çok değerli" bulduğunu ifade etti.
Telekulak iddiaları
Arınç, telefon dinlemelerinin kamu vicdanını nasıl etkilediğine ilişkin bir soru üzerine, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in yasal dinlemeler konusunda istatistiki ve sayısal bilgiler verdiğini anımsattı.
Dinlemelere ilişkin konunun 2 boyutu olduğunu anlatan Arınç, " Yasal olmayan dinlemeleri herkes yapabilir elindeki alet ve edevatla. Dünyada bunun için çok güzel teknolojik imkanlar geliştirilmiştir. Yani bir insanı rızası olmadan, hakim kararı da olmadan dinlemek suç, ahlaken de ceza hukuku yönünden de suç. Bununla ilgili incelemeler, araştırmalar yapılır. Suçlular varsa mutlaka cezalandırılır" dedi.
Yasal dinlemenin ise kanunlarda eskiden beri yer alan ve son zamanlarda da bir şekle bağlanan bir uygulama olduğunu hatırlatan Arınç, " Şimdi iş, tamamen bir yargı içerisinde cereyan eder. Bir suç işlediği konusunda iddia, delil, şüphe, emare ne varsa savcıya intikal eden bilgileri savcı, hakime bildirir. Hakim de yeterli görürse belli bir süreyle o kişinin telefonunun dinlenmesine karar verilir. Belli bir süreyle dinlenir. Herhangi bir şey bulunamazsa o iş bitirilir ve bunun neticesi ile dinlenen kişiye bildirilir. Kanun böyle" diye konuştu.
Yasal olmayan dinlemeler konusunda ne yapılması gerekiyorsa yapılacağını belirten Arınç, ilgili kanunlarda da cezaları 3 misli oranında artıran yeni bir düzenlemeyi Meclis'e sevk ettiklerini söyledi.
Yasal olmayan dinlemeler konusunda mağdur olanlar için değil yasa dışı dinlemeleri yapanlar için ceza düzenlemesi getirildiğini anımsatan Arınç, dinlemenin yasal olmaması halinde cezaları ağırlaştırdıklarını kaydetti. Dinlenilen kişiyle ilgili herhangi bir bulgu olmadığı halde dinlendiğinin bildirilmemesinin bir eksiklik olduğunu anlatan Arınç, " Daha çok bu konu, hakim sınıfından olan 2 kişiyle ilgili olarak gündeme geldi. Ben şahsen, bunun bir hedef saptırma olduğunu düşünüyorum. O kişiler de saygın, muhterem insanlar ama bilmemiz gerekir ki hakimlerin, Hakimler Kanunu'na göre dinlenmesiyle Yargıtay üyelerinin dinlemeleri... Hüküm farklı" dedi.
" Yargıtay üyeleri ve o sınıftan olanlarla ilgili Başkanlar Kurulu'nun karar vermesi lazım. Öbürü için Hakimler Kanunu'ndaki izin ve yetki içinde dinlenebiliyorlar. Özellikle, Sincan'daki ve belli bir kurumun başında isimleri bizce ve sizce de malum olan kişiler hakkında bunların yapıldığı söylendi. Bunlarla ilgili incelemeler devam ediyor" diyen Arınç, " Şunu söylemek istediler aslında 'Bizi dinliyorsunuz, bir de bizi meslekten atmak istiyorsunuz.' Halbuki öyle değil, bizim bildiğimiz kadarıyla yani kendileriyle ilgili soruşturma Adalet Bakanlığı tarafından 2007'nin sonlarında başlamış" şeklinde konuştu.
Başbakan Yardımcısı, " Yani mesleki açıdan şikayetler olmuş. Kararların yazılmaması şunlar bunlar ama bu kişiler her gün medyanın önünde olduğu için belki kendileriyle ilgili talepleri boşa çıkarmak veya hedef değiştirmek açısından 'Bizi de dinliyorlar, biz de dinleniyoruz' şeklinde yüksek perdeden birtakım ithamlarda bulundular. Eğer bu savunmaları doğru olarak gerçekleşirse yani izinsiz olarak dinlenildikleri konusunda elde bilgi ve belge varsa... Kaldı ki bu hakim marifetiyle de tespit edildi, ama rakamlar 11 bin kişinin dinlendiğini göstermiyor. 59 ya da 69 kişinin dinlendiğini gösteriyor. Bunlarla ilgili dava açılanın sayısı 5'i, 6'yı geçmiyor" dedi.
Arınç, " Hiç kimse dinlenilmesinden hoşlanmaz ama dünyada suç ve suçlunun takibi açısından da bu bir ihtiyaç olarak görülüyor" dedi.
" Şom ağızlılık olur..."
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın bir röportajında, " Biz bu süreci siyasi partiler hukuku açısından da inceliyoruz" sözünün anımsatılması ve bununla dinlemeler arasında bağlantı kurulmasına ilişkin bir soruya Arınç, " Bu çok zorlama olur. Ben bir hukukçunun buna ihtimal verebileceğini düşünmüyorum. Siz çok saygın bir insansınız ama bu şom ağızlılık olur. Yani bununla siyasi partiler hukukuna göre inceleme yapılacak. Oradan da iktidarı suçlu görecek ve partinin kapatılmasını isteyecek. Bunun telaffuz edilmesi bile çirkindir ve yanlıştır. Sayın Başsavcının bir defa düştüğü hataya tekrar düşmeyeceğini şahsen düşünüyorum" yanıtını verdi.
Demokratik açılım
Arınç, DTP hakkında Anayasa Mahkemesi'nde görülen kapatma davasının " Demokratik Açılım" sürecini etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin bir soru üzerine, DTP hakkında dava açılmasının üzerinden 2 yıl geçtiğini anımsatarak, siyasi partilerin kapatılmasından yana olmadığını söyledi.
Anayasa'nın 67, 68, 69. maddelerinde " süratle" değişiklik yaparak, siyasi partiler rejiminin daha da güçlendirilmesi gerektiğini ifade eden Arınç, " Türkiye, bir parti mezarlığı olmamalı, eğer 'Anayasa'da parti kapatma mutlaka kalmalı' düşüncesi varsa bunu çok sıkı kayıtlar altına almalıyız" dedi.
Arınç, demokratik açılımın bir devlet projesi olması gerektiğini vurgulayarak, bunun Türkiye'nin en önemli meselesi olduğunu belirti.
Bu sorunun çözülmesinin çok zor şartlar altında mümkün olduğunu anlatan Arınç, " Bu zorlukların altına sadece bir siyasi iktidarın girmesi mümkün değildir. Hem siyasi mutabakatın parlamento içinde ve dışındaki partilerle sağlanması gerekir, hem de tüm kurumlarla... Sürecin desteklenmesi gerekir. Kim ne kadar destekler, neresinde destekler, bunlar ayrı konular ama bunu sadece AK Parti iktidarının tek başına ortaya koyup, sadece kendi imkanlarıyla başarabileceği, diğerlerinin buna tamamen karşı olabileceğini tasavvur bile etmek mümkün değil. Yani herkes, sorumluluğu ölçüsünde kabullenebileceği bir süreç olarak bunu düşünmeli" diye konuştu.
" Şimdi buna biraz aykırı bir görüntü var. Nedir o? Ana muhalefet partisiyle, muhalefet partisi belli açılardan biraz da sert olarak, biraz da sert ifadelerle iktidarı bu süreç dolayısıyla, 'hainlikle' suçlayacak noktaya geldiler" diye Arınç, " Diğer partinin durumuna gelince, doğrusu o da kendi içerisinde homojen bir yapı olmadığı için bu sürecin belki başarıya ulaşmasını istiyor gibi gözüküyor ama meseleyi İmralı ile yani Öcalan ile ve meseleyi PKK ile de bağlantılı görüyor. Bu bir gerçek. Bunu dünkü konuşmalarda açıkça ifade ediyor. Türkiye'nin böyle bir gerçeği olabilir, ama böyle bir süreçte bizim ne örgütle, ne de İmralı'daki kişiyle bu meseleyi ne konuşmamız, ne onlara göre bu süreci devam ettirmemiz, ne de onları düşünerek bu sürece yön vermemiz kesinlikle mümkün değildir. Bunu biz söylüyoruz, bize inanan herkeste bunu biliyor" ifadelerini kullandı.
" Önemli siyasal aktör..."
DTP'nin sürecin içerisinde bir siyasal aktör olarak çok önemli olduğunu vurgulayan Arınç, ama DTP'nin önemine göre hareket etmediğinin görüldüğünü ifade etti.
Arınç, " Hem Habur'daki karşılama törenlerinde görüyoruz, hem bugünkü olaylar sebebiyle Öcalan'ın İmralı'daki sıkıntılarını anlatırken kullandıkları cümlelerden görüyoruz. Hem grup toplantılarını, hem Türkiye'nin her yerindeki yaptıkları toplantılardaki, hep marjinal, hem de ajite edici sözlerinden anlıyoruz ki hatta birisi diyebilir ki 'DTP bu sürecin tam karşısında, yani bunun başarıya ulaşmasını istemiyor.' Ben tam o kanıda değilim ama görüntü buna hak verdirecek bir görüntü. Ben DTP ile de oradaki milletvekili arkadaşlarımla da görüştüğüm zaman onların çok büyük bir kısmının samimi olarak bu sürecin başarıya ulaşması ve Türkiye'ye huzur gelmesi konusunda, terörün bitmesi konusunda istekli olduklarını görüyorum ama parti bütünüyle verdiği görüntü buna hak verdirecek bir görüntü. Topluma verdiği mesajlarla bundan çok uzakta. Yani parlamento içerisindeki üç partinin durumu bu" diye konuştu
Parlamento dışındaki partilerden ise destek olduğunu dile getiren Arınç, kimisinin yazılı olarak desteklerini ifade ettiğini söyledi.
Arınç, siyasal mutabakatın mutlaka Meclis içerisinde olmasının gerekmediğini vurgulayarak, " Ama bir ana muhalefet partisinin özellikle bu konu üzerinde zamanında fikir, düşünce veya rapor bazında bir çalışma yaptığını biliyorsak onun şimdi 'şurası iyi ama, burasında şu yanlışlıklar var, şurası da böyle olmalı' demesini beklerdik. Tam karşı cepheden buna karşı çıkış var. Bu karşı çıkış maalesef toplumda bir ayrışmaya, İzmir'de yaşanan olaylar gibi başka yerlere sıçraması mümkün olaylar gibi bir çatışmaya da yol açabilir" dedi.
Olayların süreci başarıya ulaştıracak olgunlukta gelişmesi gerektiğine işaret eden Arınç, " Her menfi olay sürece etki yapar. Habur'daki olayın dışardan gelişlerin önünü nasıl kestiğini hepimiz biliyoruz veya bununla ilgili olarak planlanan konularda hemen bir rezerv koyduğumuzu, 'böyle geleceklerse hiç gelmesinler' noktasına bir anda ulaştığımızı görüyoruz. Şimdi Öcalan bir hükümlü, 1999'dan beri cezaevinde. F tipi koşulların uygulanması insani açıdan düşünülmüş. Bunu Avrupa da istiyor, bizim kendi hukukumuzda da buna yer var" şeklinde konuştu.
Bülent Arınç ayrıca, " Dolayısıyla tecrit koşullarının F tipi koşul haline getirilmesi için Adalet Bakanlığı bir çalışma yapmış. 'Yalnız kalmasın' diye. Çünkü günde 2 defa, sanıyorum havalandırması var, ortak alanlar var vesaire... Bunları en iyi Sadullah bey bilir. Böyle bir iyileştirme yapıldığı söylendi. Bu, Bakanlar Kurulu'nda da Sayın Adalet Bakanı'nın verdiği bilgiyle belki de konuşulmuştu. Şimdi ona yönelik bir iyileştirme yapılıyor, ama içeriden Öcalan ve avukatları dışarıya başka haber gönderiyorlar. 'Efendim 12 metre idi 6 metreye indi' Ölçmüşler, biçmişler 11,80 çıkmış. Bu bahane mi böyle bir şey olamaz. 'Efendim hastaymış nefes alamıyormuş, öksürük krizleri tutuyormuş' Yani sağlık şartlarını biz kötüleştirmiyoruz" dedi.
" Bir insanın kendisinde rahatsızlık varsa, öksürdü diye ne yapacağız yani, Kızılay'da mı gezdireceğiz, nereye götüreceğiz. Bir hükümlünün kendi şartlarının iyileştirmesi yine hukuk devleti olan Türkiye de yine F tipi koşullar neyse onun için bir gayret sarfedilmiştir" diyen Arınç, " İçeriden, 'ben şu durumdayım, hadi bakalım' deyip çocukları sokağa salmanın, Türkiye'nin pek çok yerinde bugün gösterilerle, polise karşı taşlarla tahrip edilen yerlerle herkesi korkutmanın, herkesi ürkütmenin, herkese 'acaba' dedirtmenin alemi yok. Bunlar aynı zamanda suç olan şeyler. Bunların takibatı yapılacaktır ama sadece 'Öcalan haber gönderdi' diye bir siyasi partinin bu konuda açıklama yapmasını ve Öcalan'ın ağzıyla adeta konuşmasını doğrusu ben hazmedemiyorum" diye konuştu.
Bu süreçten " şu parti böyle yaptı, bu parti şöyle yaptı" diye vazgeçme noktasında olunmaması gerektiğini söyleyen Arınç, " Bu, Türkiye'nin hayrına bir çalışmadır. Buna hepimiz destek olmalıyız. DTP isterse köstek olsun, yine de bunu başarmaya mecburuz. O zaman DTP kendini o halkın temsilcisi olarak değil, başka bir yerin temsilcisi durumuna düşürmüş olur, kaybeden DTP olur. Halbuki sürece dahil olsa ve olumlu işler yapsa, bence sürece en büyük katkıyı yapmış olur" dedi.
Anayasa değişiklikleri
Arınç, bir süredir sürdürülen Alevi Çalıştayı'ndan hangi sonuçların çıkacağının beklendiğinin sorulması üzerine, kültürel hakların verilmesi noktasında iyi bir noktada olunduğunu söyledi.
Arınç, " Ama sadece bugün değil, AB konusunda müktesebatı uygulamaya çalışan her hükümet en çok Anayasa değişikliğini yaptı. Yani 'bunu sadece biz yaptık' dersek yanlış olur. Mesela MHP, DSP, ANAP koalisyonu, 1999-2002 arasında, Anayasa'nın sanıyorum 31 maddesi değiştirildi. Sanıyorum, bugüne kadar en kapsamlı değişiklikler o dönemdedir, bunların içerisinde DGM'lerden ölüm cezalarına kadar çok farklı şeylerde vardır" diye konuştu.
Bülent Arınç, 2002'den sonra müzakere eden ülke konumuna gelince işin daha da iyileştiğini ve hızlandığını belirterek, " Bundan sonra da belki yapacağımız başka şeyler var ama Anayasa değişikliği yapmak mevcut muhalefet partilerinin tutumuyla neredeyse imkansız hale geldi" dedi.
İnsanların kendilerini daha rahat ifade etmek istediklerini anlatan Arınç, Alevi Çalıştayı konusundaki çalışmayı Devlet Bakanı Faruk Çelik'in yaptığını anımsattı.
Arınç, " Çok iyi bir ekiple sanıyorum beşincisini yaptılar veya yapmak üzereler. Bunlar o kesimin önderleriyle, fikir adamlarıyla birlikte yapıldı. Din adamlarıyla belki birlikte yapıldı. Ben katılmadığım için sadece dışarıdan biliyorum. Şimdi beşincisinden sonra iş sonuçlanmaya başlayacak. Müşterek alınan kararlar şeklinde topluma deklare edilecek. Sayın Çelik'in Bakanlar Kurulu'nda verdiği bilgiyi ben şahsen çok önemsedim. Buraya katılan herkes özgürce fikirlerini söylemekten, uzlaşmaya çalışmaktan, tartışmaktan fevkalede memnun olmuşlar" şeklinde konuştu.
" Alevi topluluğu Türkiye'de milyonları bulan bir topluluk, Türkiye'nin temelinde olan bir topluluk. Biz bu ülkede binlerce yıldan beri yaşıyoruz. Maalesef son yıllarda, son zamanlarda kavgalar bazı şehir isimleriyle anılan olayları yaşasak dahi bu beraberliğimiz çok şükür bugüne kadar da devam etti" diyen Arınç, " İnançları açısından İslam içinde bir Alevilikle, daha başka bir inanç grubu olarak Alevilik veya başka kültürel değerler bakımından Alevilik hep tartışılmıştır. Ama bunların varacakları, gelecekleri nokta, Türkiye'de hem hükümetin onlara sağlayacağı imkanlar bakımından, hem de onların kendilerinin çok daha güvenli bir Türkiye'de, hem de çok daha talepleri yerine getirilmiş bir Türkiye'de yaşamaya sevk edecektir" ifadelerini kullandı.
Başbakan Yardımcısı, " Bir kısım Alevi ismini kullanan dernekler, federasyonlar veya kuruluşlar, bunların bir kısmı politize olmuş topluluklardır. Bunlar o kesimin tamamını veya toplumunu temsil etmiyor olabilirler ama Alevilikle doğrudan ilgili kişi ve kurumların ben bu çalıştayda temsil edildiği kanaatindeyim. Dışarıdakiler beğenmiyor olabilirler ama sonuçta varılacak müşterek kararların hem Diyanet, hem cemevleri açısından, hem de başka talepleri varsa, mesela 'Alevilerin tamamının bulunduğu köylerde cami açılmasın' demeye kadar, din dersleriyle ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden geçmiş kararların uygulanmasına kadar... Sanıyorum bu konularda çalıştayın sonunda bir bildiri yayınlanacaktır" ifadelerini kulandı.
" Dönüp dolaşıp tartışılan bu millet tarifinde, Türklüğün tarifi sanıyorum. MHP'nin de CHP'nin de en çok üzerinde durdukları konulardan biri de bu. Türklüğün iktidar tarafından üst kimlik olarak görülmediği noktası. Bu konuda sizin görüşünüz merak ediyoruz. Bu konuda Anayasa değişikliği olacak mı? Millet anlayışı değiştirilecek mi?" sorusuna Arınç, " Yani eylem planımızda da Meclis'te açıkladığımız konular içerisinde böyle bir düzenleme yok ama teorik olarak nasıl bakıyorsunuz derseniz, ben öyle bir izaha da yatkın bir insanım. Yani bugünkü bir tariften farklı bir tarifin olabileceği konusunda düşünüyorum. Çok gerçekçi olmamız lazım. Yani eskiden belki bu kadar güçlü değildi. Etnik kökeni ifade etmek veya onunla iftihar etmek, onu ön plana çıkarmak... Anayasa değişikliği konusunu biz düşünmedik, şuanda da gündememizde yok" yanıtını verdi.
cnntürk
"Gazeteciler Israr Etti O Sözleri O Yüzden Söyledim"
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, günlerdir tartışılan sözlerine açıklık getirdi. Arınç gazetecilere, "Bayramdan sonra ne ben kalırım ne Danıştay kalır" demişti





