'Yargılama usulüne uygun ve gecikmeden yapılmalı'
Başbakan Yardımcısı Çiçek de Erdoğan gibi uzun tutukluluğun önüne geçilmesi için yargılamaların hızla yapılması gerektiğini söylüyor. Ancak "Acele yapacağım diye de kafasına gözüne vurması beklenemez tabii" diye de uyarıyor.
Devlet Bakanı, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, SP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın cenazesiyle ilgili ilginç bir açıklama yaptı. "Devletin o törene katılması önemlidir" diyen Çiçek, "Bence devlet lisan-ı münasiple o dönemde yaşananlardan pişmanlık duyduğunu dile getirmiştir" dedi. Çiçek, gazetecilerin tutuklanmasından Apo'ya ev hapsine kadar Vatan'ın sorularını yanıtladı:
"Apo'ya ev hapsi kanunen mümkün değil" dediniz. Arkasından Ufuk Uras kendi evini adres gösterdi. Böyle bir ihtimal olabilir mi?
Bu sorular için önce anayasaya, ilgili yasalara bakacağız. Onlar ne cevap veriyor. Halbuki biz soruları mevzuata değil şahıslara soruyoruz. Şahıslar da genellikle mevzuatı bilmedikleri için soruyu cevaplamak yerine genellikle siyasi mesajlar veriyorlar. Türkiye bir hukuk devletidir. Neyin nasıl yapılacağıyla ilgili bir çok düzenleme var. O İnfaz yasasını 2005'te düzenledik. Yeni bir yasa. Ev hapsinin hangi şartlarda olacağı 110. maddenin ikinci fıkrasında yazılı. O şartlar olmuyorsa siyaseten 'Böyle düşünüyorum' diyebilirsiniz ama kanunen bu mümkün değil.
Yasaya göre böyle bir ihtimal görmüyorsunuz...
Bir hukuk adamı olarak bunlar sorulduğunda gönlümden geçene, siyasi düşünceme paralel bir açıklama yerine hukukun, yasanın ortaya koyduğu kuralları söylerim. Çünkü bu tür mesajların memnun ettiği bir kesim olduğu kadar rahatsız ettiği de çok büyük bir kesim var. Hep memnun edileceklere yönelik açıklamalar yapılıp, rahatsız olacak geniş toplum kesimlerini dikkate almadan değerlendirme yapılırsa doğru olmaz. Özellikle şu günlerde hepimizin biraz daha sorumlu, daha gerçekçi, biraz daha mevzuatı bilerek veya hatırlayarak açıklamalar yapması gerekir. Hukukun gereğini söyledim, birileri memnun olsa da olmasa da.
Peki kişisel olarak bir gün Apo'nun ev hapsine çıkmasını mümkün görüyor musunuz?
Kişisel düşünme noktasında değiliz. Bu yasa ben Adalet Bakanıyken çıktı. Kimsenin de bana bir itirazı olmadı. Falanca kişiyi filanca kişiyi düşünerek çıkarılmadı. Çağdaş bir infaz yasasıdır. Bunlar genel düzenlemelerdir. O şartları taşıyanlar varsa bu gerçekleşir, değilse gerçekleşmez. Bugün itibariyle yasal olarak imkan yok. Bir de temel bir yanlışlık yapılıyor.
Nasıl bir yanlışlık?
Yargının görevleri ve varsa hataları siyasetçilere soruluyor. Türkiye'yi bu yanlıştan kurtaramadık. Bundan dolayı memleketin başı ağrıyor, vatandaşın kafası karışıyor. Birinin ev hapsine alınıp alınmayacağı, şartların olup olmadığına ilgili mahkeme karar verir. Bu da yargısal bir faaliyetin sonucu olur. Siyasetçi 'istedim olacak, istemedim olmayacak' diye bir şey söyleyemez. Başkalarının görev alanına giren konu siyasetçiye sorulur, o da aklına estiği gibi cevap verirse çok büyük yanlış olur. Karar verecek olan ne Adalet Bakanı, ne Başbakan ne benim, ne de siyasi bir organ. Kararı verecek doğrudan doğruya ilgili yargı merciidir.
Ama seçime gidiyoruz. Bu süreçte bir etkisi olmaz mı sizce?
Toplumun değişik kesimlerinin, bireylerinin devletinden, hükümetinden talebi varsa veya hükümeti şikayet ediyorsa, demokrasilerde bunun yolu yöntemi bellidir. Bu da demokratik kanallardan bunu gündeme getirmektir. 12 Haziran sonrası bir çok kesimin beklentisi yeni bir anayasa. Dolasıyla demokratik yol ve yöntemlerle talepleri yerine getirmek, siyaseten mücadelesini vermek, müzakeresini, tartışmasını yapmak varken cebir ve şiddeti sorun çözme yöntemi olarak kabul etme dönemi artık dünyada da bitti. Dünya demokrasiye koşuyor. Böyle bir dünyada, işleyen bir demokrasisi olan bu ülkede demokrasi dışı yol arayışları, cebir ve şiddetle sorun çözme, talep edip olmadığı taktirde 'Bombalarım, adam öldürürüm' tarzındaki usulü kimsenin kabul etmesi beklenemez. Her türlü sorunun çözümü TBMM'dir, dağbaşı değildir. Kan dökmek, kin tutmak değildir.
Demokrasi işliyor diyorsunuz ama bir yandan da gazeteciler tutuklanıyor. Ya da sabaha karşı otelden alınıyorlar. İnsanlar artık o klasik sözde olduğu gibi sütçü beklerken karşılarında polis görüyorlar.
Bu sorunun bana sorulması da biraz önce söylediğim izaha ters düşer. Bu yargısal bir faaliyettir. O dosyaların içeriğini ve ellerinde ne olduğunu bilmiyorum. Savcılar, gelip hükümetten izin de almıyor. Filanca kişi veya kişilerin soruşturulması, arama yapılması, tutuklanması veya tahliye edilmesi bunların hepsi yargısal faaliyettir. Siyasetle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Baştan beri yapılan yanlış yargısal faaliyetlerin siyasetçiye sorulmasıdır. Cevaplandırdığımız taktirde hukuki bir konuyu siyaseten cevaplandırmış oluyoruz. Bu yanlış. Meydana gelen bu gelişmelerden ne kadarı, ne ölçüde doğrudur, yasalara ne kadar uygundur veya değildir, hepsi yargısal faaliyet.
Hiç hata görmüyor musunuz?
Eğer yapılan işlerde yanlışlık varsa hukuk kendi içinde bunun nasıl düzeltileceğinin mekanizmalarını kurmuştur. İtiraz yolları var. Olağan ve olağanüstü kanun yollarından giderek yargının yapması muhtemel hatalar ortadan kaldırılabilir. Bir suç işlendiği iddiası varsa o andan itibaren aramayı yapan polisler emniyet müdürünün, valinin değil savcının emrindedir. Adli kolluk görevini yapıyor. Emniyet görevlileri orada arama yapıyorsa bu savcının emriyledir. Bir soru sorulacaksa savcıya sorulması lazım.
Siyasetçiyi ilgilendiren yanı yok diyorsunuz ama mesela Silivri'de Balbay, "Hücredeyim" diyor, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı araştırmaya gerek duymuyor...
Bunların hepsinin bir yolu var. Ben sadece demokrasilerde herkesin görevi nerede başlıyor nerede bitiyor, onu söylüyorum. Anayasa'nın 6. maddesi var. Hiçbir organ ya da kişi kaynağını anayasadan almadan bir yetkiyi kullanamaz.
Tutuklamanın cezaya dönüştüğünü düşünmüyor musunuz?
Onun için CMK'da bunlarla ilgili süreler getirdik. Ağır ceza şu kadar, örgütlü suçsa şu kadar dedik. Bu yargıya intikal eden bir konunun süratle neticelendirilmesi demektir. Türkiye'de kavramlar da birbirine karıştı. Elbette tutukluluk bir tedbirdir ve mahkumiyete dönüşmemeli. Yargıdan beklentimiz yargılamayı olabildiğince usulüne uygun olarak ve mümkün olduğunca gecikmeden yapmasıdır. Acele yapacağım diye de kafasına gözüne vurması beklenemez tabii. Bu bizim genel beklentimizdir. Kanunların felsefesi de budur. Ama özel bir davada bu tutukluluk mahkumiyet mi, değil mi ben şahsen bilemem. İnsanlar tutuklu olanlara sempatisi veya antipatisine göre değerlendirme yaparsa bu da doğru olmaz. Hukuk açısından bakarım.
Peki bu kadar gazetecinin içerde olması size garip gelmiyor mu?
Bu konuda da bir ayrıma gitmek lazım. Gazeteci olarak işlediği iddia edilen bir suç varsa o ayrıdır. Basın kartı var ama işlediği suç gazetecilik sebebiyle değil. Birinci bölümde olan kaç kişi var ona bakmak lazım. Gönül arzu eder ki tabiatıyla bu tür işler hiç olmasın. Bu bizim temennimizdir. Ama öbür taraftan bu yine bir yargısal faaliyettir. Biz gazeteciler apar topar götürülsün, içeri atılsın demiyoruz. Ancak gazetecilik mesleği dışındaki faaliyetlerinden dolayı bir suç işlediği iddiası varsa onu ayırmak lazım. O zaman öbür gazetecilere de haksızlık olur. Başkasının yanlışlarından dolayı o meslek zan altında kalır.
Devlet lisanı münasiple pişmanlığını dile getirdi
Erbakan ile 28 Şubat kapandı yorumlarına katılıyor musunuz?
28 Şubat demokrasi tarihimizde kara bir gündür. O süreç bir tek güne indirgenemez. Öncesi, sonrası var. Demokrasimiz açısından ayıplı bir dönemdir. Bunun bedelini Türkiye çok ağır ödemiştir. Halen o günden bugüne sarkan bir çok sıkıntı, tortu vardır. Bunların artık geride kalması lazım. Dünya değişti, Türkiye değişti. Seçimle gelen bir iktidarı, iktidardan etme yolu parlamento ve sandıktır. Onun dışındaki yol ve yöntem arayışları ilkelliktir, çağdışıdır. Türkiye zaman zaman bu tür yollara itibar etmiştir. Bu tür yollardan medet umanlar olmuştur, o gün de vardı, bugün de var. Yani bu türlü urlar var toplumumuzda. Türkiye demokrasi yolunda epey mesafe aldı. Bir gün o yaşananlar enine boyuna yazılacaktır. O günün önde gelenlerini bugün toplumun önemli bir kısmı ya hatırlamıyor ya da hayırla yad etmiyor. Ama o dönemin mağdurlarını vatandaş bağrına bastı. Kendisine yapılan haksızlığa karşı tavrını çok açık bir şekilde ortaya koydu.
Cenazeye askerlerin katılması bir mesaj mıydı?
Ayırmıyorum, devlet oradaydı. O çok önemlidir. Cenazede devletin tüm kesimlerinin bulunması o şerden bir hayrın çıkmasıdır. 28 Şubat'ı şer, kötü bir olay görüyorsak cenaze vesilesiyle ortaya çıkan tablo da bir hayırdır. Devlet bana kalırsa lisan-ı münasiple -uygun bir lisanla- olup bitenden pişmanlık duyduğunu dile getirdi. İşin insani yönünün öne çıktığı kanaatindeyim. Olup bitenden lisan-ı münasiple bir özür dilemektir kanaatindeyim.
Askerler Erbakan'dan özür mü diledi?
Bunu zorlamanızı anlamıyorum. Manşet çıkaracaksınız galiba (gülüyor)...
Yasalarda değil, uygulamada sorun var
Siyasi olarak cevap vereceğiniz bir konuya geçelim: Antalya'da parkta içki içen gençlere polis ceza yazdı...
Konuyu bilmiyorum. Bu tür itiraz edilen hususlar ya yasadan kaynaklanıyordur ya da uygulayanların eğitimiyle, uygulama felsefesiyle alakalıdır. Yasalardan kaynaklanan eksiklikleri mümkün olduğu kadar giderdiğimizi görüyorum. Genelde itiraz edilen konulardaki şikayetler daha çok uygulamayla alakalı. İçişleri Bakanlığı bir çok eğitim programı düzenledi. Ama meslek içi eğitim tek başına yetmiyor. Belki bir toplumsal eğitime ihtiyaç var. Ben büyük ölçüde uygulamadan kaynaklandığını düşünüyorum.
Kendi içmiyorsa gidip bira içine ceza kesebiliyor
Yapmamalıdır onu. Ama diğerinin de orada içmesi doğru mu yanlış mı, olayı özel olarak bilmiyorum. Hepimiz birbirimize saygılı olmalıyız. Her konu yasa konusu değildir. Her konu 'Yasak yok istediğimi yaparım' da değildir.
Güney Rum kesimi o değirmene su taşıyor
Kıbrıs'ta yeni gösteriler yapıldı. Siz bu konuda en duyarlı isimlerden birisiniz. Nasıl yorumluyorsunuz?
Bunlar eskiden beri var. Türk askerini işgalci gören, savaş suçu işlediğini söyleyen bir kesim var. Güneyle açık bir şekilde irtibatı olanlar, diğer tarafa geçip Türkiye ve KKTC'yi suçlayanlar hep oldu. Son tartışmaların özünde bu var. Bir kısmı nerelerle irtibatlı olduklarını zaten kendileri söylüyorlar. Bu hareketleri Güney'in desteklediği anında belli. Hemen açıklamalar yapıyor, destek veriyorlar. Belli ki o değirmene su taşıyor.
Türkiye ne yapacak, ne yapmalı?
Biz en baştan beri aynı şeyi söylüyoruz: Orada ayrı bir devlet var. Bir anlaşma olacaksa iki ayrı kurucu devlet olacak. Biz kalıcı çözüme ulaşsın diye uğraştık, uğraşıyoruz. Ama karşı taraf minderden devamlı kaçıyor. AB'yi de arkasına aldığı için şımarık bir çocuk gibi yapmadığı kalmıyor. Çözüme evet diyen Türk tarafı cezalandırılan yine Türk tarafı. Türkiye, "Çözüm olur, olmaz ama orada Türk varlığı güçlü, mutlu ve refah içinde olmalı" diyor. Bunun yolu da doğru politikaların uygulanmasından geçiyor. Biz kardeşiz diyoruz. O zaman kardeşin kardeşe yapması gereken sıkıntılı bir durum, yanlış giden iş varsa onu söylemesidir. Türkiye'nin yaptığı iş budur. KKTC'nin kendi ayakları üzerinde durabilmesi için bütçesinden ayırdığı, imzaladığı protokoller çerçevesinde katkılarını sürdürmeye devam edecek. Ama Türkiye'nin katkısı oradaki çarkın dönmesine yetmiyor.
Asıl sıkıntı nerede size göre?
Çok hantal bir devlet yapısı var. Bütçenin yüzde 84'ü devlet harcamalarına gidiyor. Sonra Karpas'ta çiftçilik yapana, esnafa, köylüye kaynak kalmıyor. Tüm kaynağı devlet sömürüyor.
Öncelikle bu dengesizlik mi düzeltilmeli?
Evet. Türkiye'nin katkısı tek başına yetmiyor. Aradaki farkın bir şekilde kapatılması lazım. O da borçlanarak olacak. Borçlanma imkanı da yok. Borç yiyen kesesinden yer. Ya da gelirleri artırıcı, giderleri azaltıcı tasarruf tedbirlerine ihtiyaç var. Yunanistan, Almanya, Türkiye yapıyor. Dünyada da bir kriz var. Türkiye'de de hissediliyor, KKTC'de daha fazla. Çünkü izole etmiş bir toplum. Türkiye'nin talebi bu işlerin yapılması noktasında onlara yardımcı olmaktır.
Ama karışmasın diyenler de var...
Evet. Siz karışmayın, programı biz yapalım diyorlar. Memnun oluruz. Buyurunuz yapsınlar. Ama bir program çıkmıyorsa, her defasında giderek büyüyen, katlanan bu açıklar için Türkiye daha fazla para veriyorsa... Verebileceğinin azamisini veriyor Türkiye. KKTC'ye yapılan yardım bizimle 600 milyon dolara çıktı. Ama benim imkanlarım belli, sıkıntılarım belli.
"KKTC önlem almazsa ekonomik olarak büyük sıkıntıya girecek" diyorsunuz.
Biz dostça söylüyoruz. Bugün fark edilmeyebilir. Ama siz yazacaksınız ve kayda geçecek. İnşallah 6 ay, 8 ay sonra 'Siz böyle demiştiniz, haklı çıktınız' diye bir soru sormazsınız. Dostluğumuzun, kardeşliğimizin gereğini maddi olarak yaptık. Fikren de yapmaya çalışıyoruz. Bedava oraya danışmanlık yapıyoruz. "Kendimiz yapıyoruz" diyorlarsa Türkiye olarak istediğimiz budur. Bizi üzen nokta ise hakaret edilmesidir. Türkiye oraya kötülük yapmadı. 1974 öncesinin sıkıntılarını herkesin iyi hatırlaması lazım. Sen şimdi o askere işgalci diyorsun. Bunu Rumlar da söylüyor. Biz KKTC'nin kılına zarar gelsin istemeyiz, oradaki kardeşlerimizin üzülmesini asla istemeyiz. Ama KKTC'de Türkiye'ye bu kadar ağır hakaret, sinkaf olur da kimse de sesini çıkarmazsa buna üzülürüz.
YSK kararını değiştirirse gereğini yapmaya hazırız
"Yurtdışındaki vatandaşlarımızın bizlerden en öncelikli talebi seçimlerde oy kullanmaktır. Mevzuatımızda sadece gümrük kapılarında uygulanıyordu. Büyük zorluklara sebebiyet veriyor ve katılımı düşürüyordu. 2 milyon 784 bin yurtdışında oy kullanma hakkına sahip vatandaşımız varken sadece 200 bini oy verebiliyordu. Bizim hükümet olarak 22. dönemde ilk çıkardığımız yasa budur. YSK, seçim bürokrasisi, 'Bu işler aceleye geldi, yapamadık' demesin diye. Gümrük kapılarında, elektronik sistemle, büyükelçilik ve konsolosluklarda, mektupla oy kullanmayı öngören dörtlü bir yasayı kabul ettik. Mektupla oy kullanmayı, CHP Anayasa Mahkemesi'ne götürdü. Elektronik sistem bir çok yerde olmadığı için şu an kullanılacak bir ihtimal olarak gözükmüyor. Geriye, bulundukları yerde sandık kurulması kalıyor. YSK, Dışişleri Bakanlığı ile koordineli bunu yapacaktı. Seçime bu kadar süre kalmış, yurtdışındaki vatandaşlarımızın beklentisini havada bırakmak doğru olmadı. Biz siyasetçiler olarak üzerimize düşeni yaptık. Dışişleri Bakanlığı ile yazışmalar yapıldı. YSK'ya gidip bilgi de verdiler. Bu kanunu son 6 ayda çıkarmış değiliz. Hazırlıkların yapılması gerekiyordu. Doğru bir karar değildir. Vatandaşların sevinci kursağında kaldı. Tümüyle yetki YSK'nındır. Ama oradaki vatandaş bunları bilmiyor bütün tavır hükümete yönelik oluyor. Biz sözümüzün gereğini yaptık... Eğer kararlarını gözden geçirirlerse imkansa imkan, ilave güvenlik görevlisiyle onu da sağlarız. Hükümet olarak elimizden geleni yaparız."
Takdiri yargı mensupları yapsın
Başbakan Yardımcısı dün İstanbul Adalet Sarayı'nın açılışına da katıldı. "Yargının önemi, yüceliği hakkında hukuk devleti adına çok laf edildiğini, ama lafın gereğinin yapılamadığını" dile getiren Çiçek, şöyle konuştu: "Şimdi işin doğrusunu söyleyen de gereğini de yapan biziz. Bunun iyi bilinmesi lazım. Biz göreve geldiğimizde devlet bütçesinden yargıya ayrılan para 50 milyon liraydı. 50 milyon ödeneğin bütçede olduğu günlerde yargının önemiyle ilgili bolca nutuk çekiliyordu. Şimdi şunu ifade etmeliyim ki benim 4 sene 5 ay süren Adalet Bakanlığım sürecinde yargı adına altına imza attığım paranın tutarı 2 milyar 631 milyon liraydı. 50 milyon nere, 2 milyar 631 milyon nere? Yargıya kim önem verdi, kim önem vermedi hakkın teslim edilmesi lazım. Özellikle bugün teslim edilmesi lazım. Çünkü yargının görevi hakkı hakkına teslim etmektir."
haber3.com
Çicçek'den Çok Önemli Açıklamalar..
Başbakan Yardımcısı Çiçek de Erdoğan gibi uzun tutukluluğun önüne geçilmesi için yargılamaların hızla yapılması gerektiğini söylüyor.





