Bayrak, aynı ülkede yaşayan ama o ülkenin karar verici elitleri tarafından ötekileştirilmiş olanın yüzüne doğru, hem de aynı ülkenin vatandaşları tarafından sallanan bir tehdit unsuru. Gözdağı nesnesi. Toplumun konsensüs noktası değil artık, göndere çekilmiş yarık genişleticisi, kışkırtıcısı.

'Türküm' diyen herkesi aynı toprağın üstünde ve aynı anayasanın önünde eşitleyici özelliği, 'Laikim' diyenlerin aynı meydanlardaki kader ve amaç birliğiyle yer değiştirmiş, 'hayat tarzı endişeleri'nden neşet eden ortak duygu ve korku salınımlarının hilalli, yıldızlı, bir sembolü o artık.

Bu topraklardaki her siyasi hareketin, sözü halkın değerleriyle örtüşsün ya da örtüşmesin, kutsallardan yardım almadan ayakta kalamayacağını biliyoruz, elbette.

Ulusalcıların, Avrupa Birliği'yle ilgili çekince ve şerh konulması gereken noktaları işler tıkırında giderken değil de şimdi hatırlaması, sanki bu memleket şimdiye dek IMF'siz bir Türkiye hayal eden, ABD ekonomi-politikalarını elinin tersiyle iten bir hükümet görmüş gibi, sanki gazetelerinin bütün kuşe köşelerinden hayranlıkla Ah New York, New York yazıları attıranlar azınlıktaymış gibi, anti-emperyalist söylemlere Atatürk'ten bu yana ilk kez başvurmaları şaşırtıcı değil.

Amacın tahakkuku yolunda her türlü riya, değişim, dönüşüm, çelişki, paradoks falan mübahtır, bilirsiniz. "Pardon ama, Batılı değerleri, Batı'dan beslenmeyi seviyorsunuz da, Batı emperyalizminden bu kadar nefret etmeyi nasıl başarabiliyorsunuz? diye sormayınız.

Amaçlarına toplumun din dışındaki ortak neredeyse tek kutsal değeri olarak (İstiklal Marşı bu kadar yaygın bir temsil elastikliğine sahip olamamıştır. Her bir satırından dökülen manevi yönü, Onuncu Yıl Marşı gibi seküler bir muadil tercihine sebep olmuştur) bayrağı vesile kılarak bir taban, bir meşruiyet alanı açmak istemeleri de garip değil.

Bayrağı çünkü, evladının tabutunu şefkatle saran bir esvap olarak gören şehit annesi de seviyor, biçimini göllenmiş al kanın üzerine düşen hilal ve yıldızın yansımasından aldığı efsanesini Çanakkale çağrışımıyla hatırlayıp, maddi olduğu kadar 'iman'la kazanılmış manevi bir zaferin sembolü olarak algılayan da. Resmi söylemin vazgeçilmezi olarak, bayrağı Cumhuriyet'in miladıyla eşleştirip 'devletçi' bir tarz tutturanlar da seviyor sorsanız, Türk-İslam ülküsü hayalini yaşatanlar da, laikçiler de.

Ama bayrağı toplumun sadece 'ulusalcı' kesimine ait kılarak, hele de AK Parti gibi en başından bu yana dinamiğini manevi olduğu kadar, ırkçı olmayan milli değerler üzerine kurulu söylemlerden de alan (bkz. memleket sevdası ve benzeri Erdoğan sözleri) bir partiye karşı kullanmayı düşlemek ve bunda görece bir başarı da kazanmış olmak hem garip, hem şaşırtıcı.

Yüzlerine karşı bayrak sallananlar da çünkü, o bayrağın altında yaşamaktan hazla, aşkla, gururla sözedenler. Oylarını memleketin selameti için verenler. Yani ANAP'ı da, DYP'yi de, MHP'yi de, DSP'yi de denemiş, CHP'yi ise denemeye lüzum görmemiş "Kim gelirse gelsin, yeter ki iş yapsın" milyonları. Bu memlekete yapılan yolsuzluklardan, haksızlıklardan bunalmış, ayrımcılıklardan yılmış "Memleket bitti, yine bitmedi hala sen ben; Bize bu hal ile bizden olmaz büyük düşman" diyerek en çok tepetaklak olmuş ekonominin düzelmesi için seçim yapanlar. Yüzlerine karşı bayrak sallananlar bu kitleler, sizin o beğenmediğiniz göbek kaşıyıcılar yani, o beğenmediğiniz akıllarını sizden daha çok çalıştırıp 'Türkiye Papua Yeni Gine olmasın' diyenler.

Hayat tarzının tehdit altında olduğuna inandırılan kitlelerin; 'Türkiye İran'a benzer mi?' gibi irrasyonel, ama mevcut manipülasyonu göz önüne aldığımızda anlaşılabilir olan korkuları mazur görülebilir; ama onlar adına insanları samimiyet testinden geçiren ve sonucu negatif olarak açıklayan laiklik tüccarları aynı mazuriyetin af kapsamından yararlanabilecek kadar masum değil.

Halka güvenmez, ama halk için miting düzenlerler bunlar çünkü. Cumhurbaşkanı'nı parlamento seçmesin derler ama, 'tamam halk seçsin' dendiği anda da mırın kırın etmeye başlarlar. Halkın egemenliğinden bahseder; ama seçimle deviremedikleri rakibi cebren ve hileyle devirme girişimlerini sevinçli bir neşeyle içten içe alkışlarlar.

Cumhurbaşkanlığı ve karar verici bürokrasi pozisyonları altın tepsi içinde ve sonsuz saygı sunumları eşliğinde kendilerine hibe edilmedikçe, 'yaşam tarzı ve laikliğin' tehdit ve tehlike altında olduğuna herkesi inandıracaklar. Bunu ama bayrakla, ama başka bir toplum tutkalı-kutsalıyla yapacaklar.

Hiç kuşkunuz olmasın.  Özlem Albayrak