Burası Kıbrıs...
Akdeniz'in ortası...
Kendimi dünyada bir yere ait olarak tanımlayacak olsam...
"Akdenizliyim" derdim...
"Ben Akdenizliyim..."
Belki Kazancakis'in Zorba'sı, ölümünden önce son sahnesinde iki kolunu ardına kadar açarak Ege Denizi'nin yanı başında küskün, külüstür bir tavernada yaptığı son sirtaki dansı figüründe onaylayacaktır beni...
Belki Greek Tycoon (Yunanlı milyarder) filminin unutulmaz kahramanı Onassis'i oynarken Anthony Queen'in Jacqueline Bisset'yle (Jacqueline Kennedy) yaptığı muhteşem dansta da aynı ruhların izdüşümleri vardır kimbilir...
Kesin olan Enrico Masias'ın "memleketimin güneşi" güftesiyle Cezayir'den başlayan ve Paris'te biten şarkımızın beni Akdeniz'den, Avrupa'nın demokratik ve modernist ruhuna lehimlediğidir...
Elbette bunda aslan payı, "Batı'nın işgaliyle savaşırken, Batı'nın kültürünü benimseyip yaymayı" ömür boyu sürdüren Gazi Mustafa Kemal'indir...
Yaşamımın bu yalın gerçeğini, bu kadar derinden Akdeniz'in ortasındaki bir adada, Kıbrıs'ta hissetmem doğaldı...
Avrupa'nın işgalciliğiyle ve emperyalizmiyle savaşırken, Avrupa'nın kültürel, demokratik ve laik değerlerini benimsemek, yaymak ve kökleştirmek bizlere bırakılmış mirastır...
Onun için "Türkiye'nin son tahlilde geleceğinin ve kaderinin Avrupa olduğunu", Girne Amerikan Üniversitesi'nin gençlerine ısrarla anlatıyordum ki "Avrupa'ya teslim mi olalım?" dediler...
Hayır sonsuz kere, elbette hayır...
Kora kor ve çatır çatır bir pazarlıktır modern Türkiye'nin Avrupa'yla yapması gereken...
Türkiye'de modernist kentsoylu, demokrat solcu, iktidardan nemalanmayı değil, üretim ve yaratımı düşünen gerçek ve kreatif liberal, dinini ve dindarlığını ülkeyi İran ya da Malezya yapmadan, Suudi Arabistan'a bulaşmadan, yaşamak isteyen modern muhafazakârın, Mustafa Kemal'in çağdaş Türkiye'sini arzulayan laiklerin ve elbette demokrasinin nimetlerinden yararlanacak her türlü azınlıkta kalan şiddetsiz görüş ve düşüncenin ait olmak istediği yerdir Avrupa...
Ve yukarıda saydığım hiçbir grup ve kesim Türkiye'nin Avrupa'yla kader yolculuğunu AKP'nin müphem amaçlarına bırakmak lüksüne sahip değildir...
Keşke AKP de gerçek bir Avrupalı muhafazakâr parti olsa, olabilse...
Keşke iktidardan nemalanmayı liberallik gibi gösteren sahtekârlıklar yerini gerçek, demokrat, liberal ve laik karakterlere bıraksa...
Keşke, "orada burada hangi provokasyonların, hangi karanlık eller ya da çeteler tarafından yapılmış olduğu" sorularını çoktan aşsa bu ülke...
Keşke dünyanın ekonomik krizlerinden, kaç katı krizle çıkacağı belli olmayan bir Orta Doğu ülkesi olmak yerine, Avrupa'nın güçlü ekonomilerinin bir parçası olan Türkiye, olarak karşılayabilsek krizleri...
Çocuklarımızın ve geleceğimizin şaşmaz pusulası, Avrupa değerler sistemine, entegre olmuş, İran ve Malezya tehlikelerini atlatmış, demokrasisi kesintiye uğramayan, kendisini koruyabilen bir sisteme, demokrasiye ve laikliğe sahip bir Türkiye'dedir...
Türkiye'de solun, modernist dünyaların, liberallerin, demokratların, ilericilerin ve laiklerin buluşması gereken yer Avrupa Birliği'nin değerler sistemidir...
Bir taraftan da o Avrupa'nın emperyalist istekleri, politikaları ve yaklaşımları ile kora kor, çatır çatır bir mücadeleyi sürdürerek...
Türkiye'nin Avrupalılık düşü, AKP'ye bırakılmayacak kadar derin ve tarihi kökleri olan bir mücadeledir...
AKP'yi de Avrupa'nın gerçek bir muhafazakâr partisi haline getirecek mücadele bizzat bu mücadeledir...
Batı emperyalizmi karşısında Batı düşmanlığına takılıp kalan, geçmişin Ziya Gökalp'de vuku bulan Türkçü akımlarıyla; bunun tam tersi olan boyundurukçu Ali Kemal'lerle kendini gösteren satılmışlığın ve bunlardan ayrı bir yere konuşlanan hilafetin, bu topraklara açtığı yaralar karşısında yegâne panzehir budur...
Girne'de üniversite öğrencilerine bunları anlattım...
Mutlu bir bahar akşamı var Kıbrıs'ta...
Deniz hışır hışır...
Ben Akdeniz'in sesini dinliyorum odamdan...
Mutluyum ve huzurluyum...
Reha Muhtar







